Abdüllatif Şener (*)
Kenan Işık (**)
I- GİRİŞ
Yirminci yüzyılın sonlarına doğru özelleştirme, liberalizasyon ve deregülasyon politikaları birçok ülkede uygulama zemini bulmuştur. Bu dönemde Batı dünyası içine düştüğü bunalımın sorumlusu olarak devlet müdahalesini görmeye başlamış, piyasa mekanizmasının etkinleştirilmesi öncelikli hedef haline gelmiştir. Kamu işletmelerinin yetersiz performansları nedeniyle devlet, alt yapı hizmetleri dahil olmak üzere işletmecilik faaliyetlerinden çekilerek, bu alanlarda düzenleyici ve denetleyici bir rol üstlenmeye başlamıştır.
Dünyada son dönemde bilgi teknolojisi ve sermaye hareketleri başta olmak üzere yaşanan hızlı değişim ve küreselleşme sonucunda her alanda hızlı rekabet yaşanmaktadır. Ülkelerin rekabet gücünün sürdürülebilirliği ise uygulanan iktisat politikalarındaki rasyonellikle doğru orantılıdır. Diğer bir ifade ile karar vericilerin kısa vadeli çıkarları ön planda tutarak verdikleri popülist kararlar ülkelerin rekabet gücünü artırması ve bunu sürdürmesinde önemli bir engel olarak değerlendirilmektedir. Rasyonel kararların alınması ülkelerin rekabet gücünü artırırken, sapmalar maliyetler oluşturarak rekabet gücünü azaltmakta ve refah düzeyinin gerilemesine yol açmaktadır.
1980 sonrasında hızlanan küreselleşme sürecinin etkilerinin en çok hissedildiği alan ekonomik ilişkiler olmuştur. Bu gelişmeden, çok uluslu şirketler karşısında yeterli teknoloji ve rekabet gücüne sahip olmayan yerli özel işletmeler ile kamu işletmeleri ağır bir biçimde etkilenmişlerdir. Bu etkilenme kamu işletmeleri üzerinde daha belirgin olmuştur. Kamu ekonomisinde karar alma sürecinin yavaş işlemesi, kamu işletmelerinde teknolojik gelişmelere uyumun zamanında sağlanamaması veya yeterli sermaye bulunamaması gecikmelere yol açmış, bu durum kamu işletmelerinin rekabet edebilmesini ve faaliyetlerini sürdürmelerini her geçen gün zorlaştırmıştır. Bu sebeple tekel olanlar hariç, kamu işletmelerinin birçoğu her geçen gün piyasada pazar paylarını kaybetmişlerdir. Rekabetçi konumundaki birçok kamu işletmesi başlangıçta kar eder durumda iken, daha sonra küreselleşmenin ağır etkisi altında giderek zarar etmeye başlamışlardır. Özellikle 1990 yılından sonra bu işletmelerin büyük bir kısmında piyasa fiyatının çok üzerinde üretim maliyetlerinin oluşması nedeniyle, üretim yapmak yerine üretilen ürünü piyasadan temin etmenin daha tercih edilir olması üretim yapılmamasına veya zararına üretimlerin kamu bütçesinden sübvansiyonlar ile devam ettirilmesine yol açmıştır. Bu sebeple, birçok kamu işletmesinde ya üretim durdurulmuş ya da zararına üretim sürdürülmüştür. Bu gelişme, siyasal iktidarları kamu tarafından üretilen mal ve hizmetlerde özelleştirme yapmaya iten önemli bir unsur olmuştur.
Son yıllarda birçok hükümet çeşitli kamu hizmetleri için sorumluluğu kısmen veya tamamen özel sektöre devretmeye başladılar. 1979 yılında Thatcher Hükümeti ile İngiltere’de başlayan özelleştirme uygulamaları giderek yayılmış(1), bu tarihten sonra birçok ülkede hükümetler kamunun yükünü azaltmak, tüketici tercihini maksimize etmek ve diğer amaçları yerine getirmek için özelleştirme uygulamalarına yönelmişlerdir (Gormly, 1991: 3).
Ülkemizde de küreselleşme karşısında dünyadaki gelişmelere uyum sağlamak üzere özelleştirme uygulamalarına 1984 yılında başlanmıştır. Bu dönemden sonra, hükümet programlarında genel olarak yeniden yapılanma kapsamında yer alan özelleştirme, kamu harcamalarının disiplin altına alınması ve kamu gelirlerinin artırılması, dolayısıyla bütçe açıklarının azaltılması bağlamında kullanılacak bir argüman olarak öngörülmüştür.
